Oldukça geç gelen taşınma yazısı
Bu sayfa http://kendiizinisurendeli.wordpress.com adresine taşınmıştır.
>
Aradığın aslında nedir ki?
Bu sayfa http://kendiizinisurendeli.wordpress.com adresine taşınmıştır.
Yıllık iznimizi geçirmek için bu sene Karadeniz bölgesini tercih ettik. Eşimin annesinin memleketi olan Giresun-Şebinkarahisar'dan başlayıp babasının memleketi olan Artvin'e uzanan yolculuğumuzda beni derinden etkileyen birbirinden güzel yerler gördük, keşfetik.
Bu sabah dostlardan mail umarak “Posta Kutumu” açıp “Pompalar ve Pompa Tamiri” konulu bir mail ile karşılaştım. Daha önce vidalarla, teneke ve malzeme ile ve hatta ne alakaysa kalorifer kazanlarıyla ilgili mailler almış olduğumdan pompaya sadece güldüm. Çünkü endüstri mühendislerinin bir odası yok –bir odamız bile yokkk, anlıyorr musun?- ve bağlı bulunduğumuz makine mühendisleri odası pompa ile civatanın derdine düşmüş durumda.


Bu köy var ya, bir pazar sabahı şehirden kaçıp sığınmaya pek müsait. Arabanızı meydana bıraktıktan sonra karnınız aç ise ve kahvaltı yapmamışsanız 3 alternatif var.
Yemek yemeden önce Cenevizliler den kalan 550 yıllık kaleye çıktık. Manzara muhteşem idi, büyüleyici ve harika idi. Lakin insanlar sorumsuz, pis ve gıcık idiler. Denize çöp atanları denize atmak istiyorum. Buraya sabah erken veya günbatımında gelindiğinde ne de güzel fotoğraf çekileceği üzerine uzun konuşmalarımız oldu. Biz öğle vakti gidip gıcık sert ışığı elimizden geldiğince değerlendirdik işte. Sol tarafta kaleden görünen manzara...
Şimdi bir anıma yer vermek istiyorum:) Köyde elimde fotoğraf makinası, nereyi çeksem acaba, şurasını da nasıl alsam ışık da çok sert peh peh diye yürürken çok ama çok tatlı bir amca bana seslendi: Güzel fotoğraf mı arıyorsun, hadi gir içeriye, çek! Asmaaltı'nı işleten ailenin bir ferdiydi kendisi ve ben o eski ahşap eve girdim. Fırını, tavanı vs çekerken -ki çok kısıtlı bir makinam var malesef- birden onu gördüm. Vosvoslardan sonra geçmişe ait en çok sevdiğim şey olan bir gramofon. Heyecanla oradaki kızcağıza sordum "aile yadigârı mı?" Eskiciden almışlar... Benim öyle gramofonum olsa asla eskiciye satmazdım, belki de sahipleri mecbur kaldı. İzin alıp yukarıya çıktım ve gramofonu hem inceledim hem de ölümsüzleştirdim kendimce. Bir gün mutlaka gramofonum olacak!

Labels: Garipçe
Efendim, yoğun istek olması sebebiyle aşağıdaki yazıda bahsi geçen şarkıların bir kısmını bloga ekledim. Sağ çerçevede butonlara tıklayıp tıklayıp dinleyebilirsiniz.



Böyle bir şarkı vardı değil mi? Nilüfer söylerdi, yüreğimdeki fırtına dinmedi hala diye başlardı... Güzel miydi ki? Bilemedim...
Bravo k.i.s.d. Ne kadar da zimlisin yazma konusunda.
Leyla’nın aşkı üzerine uzun uzun düşündükten sona ortaya çıkan yazı bu mu olmalıydı? Bilemiyorum. Leyla’nın aşkını, Leyla olmadan anlayamayacağıma göre bu defteri şimdilik kapatmayı düşünüyorum. Bir müddet sonra, düşünceler ve okumalar biriktikten sonra, tekrar ısıtacağım.
Filmi internetten indiren sevgilim, bunun vurdu kırdı tarzında bir film olduğunu düşünmüş. Hadi seyredelim dedi, bakayım dedim. Sonra jenerikte Türk sanatçıların ismini gördük. Vaooovv bizimkiler Halivud’da.
Filmin konusu oldukça sıradan. Action Max filmleri bu film ile kıyaslayınca başyapıt konumuna bile yükselebilir. Film bir aksiyon sahnesi ile başlıyor. Soyguncular hızla bankaya girip bağıra çağıra kasayı soymaya girişiyorlar. Sanıyorsunuz ki daima yüksek tempo gidecek. Banka soygunu... Polislerle soyguncular arasında vasat bir çatışma, yaralanan bir soyguncu, ölen bir soyguncu, restorana sığınan soyguncular... Tempo bu noktada düşüyor. Restoranda yemek yiyen iki azılı suçlu... Soyguncuları soyan azılı suçlular... Restoranda kısılı kalan ve rehineleri koz olarak kullanarak polisle pazarlık yapan soyguncu-azılı suçlu-vs çorba bu kısım zaten. Polislerin bir kısmı “local” denenler, bir kısmı da “federaller”. Meğer federallerin soyguncu çetesinde adamı varmış.
Federallerden biri Tamer bey idi. İlk mimiğiyle koltuktan düşmeme, ikinci mimiği ile de karnıma kramp girmesine neden oldu. Güldürdüğü için teşekkürü bir borç bilirim. Sanki yönetmen buna “Abi bütün film boyunca hepinizi keserim bakışı yapacaksın, çemçük ağız yapacaksın” demiş. Çocuklar duymasındaki “Havuç seni gebertirim” repliğine uygun bir yüz ifadesi, abartılı jestler falan. Tam rezalet. Sonra Deniz hanımteyze boy gösterdi. İlk göründüğü sahnede şaşı bakmış, ikinci sahnede ise İngilizce konuşmaya çalışan haber spikeri idi. Spiker dediğimizde hepimiz aynı şeyi anlıyoruz değil mi? Ahhh ahh. Neyse, filmin devamına tahammül edemedik. Deniz hanımteyze kazulet boyuna 15 pontluk kırmızı pabuçları geçirmiş, omzuna kamerayı yüklendiğinden kambur kalmış 1.5 metre yüksekliğinde Meksika tipi bir kapıdan girmeye çalışıyordu en son. Filmi kapattık.
Sonra kendi içimize dönüp muhasebe yaptık. Bu film için reklam yapıldı, para harcandı, telebolelere, megazynn programlarına malzeme yapıldı. İnsanlar bu filme para verip gitti. Bizim 15-20 dakikamızı çaldı bu film. Bir fiyasko için şu anda satır tüketiyorum. Yazık değil mi? Tamer bey kendi kendini rezil etmiş, Deniz hanımteyze kendine başka bir iş baksın. Oynarken aynaya bakmıyor muyuz? Diyebilirim ki: Living and dying is killing. Son bir not: Filmin afişine dikkat ettim de neredeyse bütün oyuncular afişte yer alıyor. İlginç!!! Bu da komik bence, hihihihiiii.
Türkiye, lütfen bu insanları alkışlama! Lütfen!
Labels: aksiyon, diksiyon, living and dying
"Leyla’ya sorulmuş:
Labels: Leyla
Kar bütün güzelliğiyle İstiklal’de... Kar bütün masumiyetiyle İstanbul’da...